“Yağmurlu bir Pazar öğleden sonrasında ne yapacaklarını bilmeyen milyonlar, ölümsüzlük isterler…” - Susan Ertz, Anger in the Sky (1894-1985)
“Yağmurlu bir Pazar öğleden sonrasında ne yapacaklarını bilmeyen milyonlar, ölümsüzlük isterler…”
Susan Ertz, Anger in the Sky (1894-1985)

Çürük Yumurta Kokusu ve Uzuv Nakilleri

Formülü H2S olan hidrojen sülfür, zehirleyici ve patlayıcı bir gazdır.  Ancak oksijensiz gıda yıkımı sonucu vücudumuzda da düşük konsantrasyonlarda üretilir ve ağız kokusunun nedenlerinden biri olduğu bilinmektedir.  Kanalizasyonlarda da rastlanan nahoş bu koku çürük yumurta kokusu olarak tarif edilir.  Bize nahoş gelen bu koku bir kimyacının aklına ise iki hidrojenin bir sülfür ile yaptığı bir bileşiği getirir. Çünkü biz algıladıklarımıza diğeri ise aklına göre bir değerlendirme yapmaktadır.

Toplum olarak son dönemde fazlaca nakil konusu ile alakadar olduk, ama sonuçları olumsuz olunca nahoş hislerle de gerildik.

Uzuv nakilllerinin organ nakillerinden bir farkı yok. İkisinde de fark etmesin diye bireyin bağışıklık sistemini uzun süre (belki de ömür boyu) uyutmak gerekiyor. Bu durum bağışıklık sisteminin olağan işlevlerini (mikroplar ve kanser hücreleri ile mücadele gibi) zaman zaman sekteye uğratabiliyor. Uzuv naklinin organ nakillerinden en önemli farkı nakil öncesinde bireyin iç organlarının sağlıklı olması… Bireyin yaşam süresini belirleyen iç organları olduğundan, kullanılacak ilaçlar nedeni ile her uzuv naklinin az yada çok bireyin ömrünü kısaltabileceğini de kabul etmemiz gerekir.  Üstelik bu ameliyatlar, ancak 2000’li yılların ortalarında itibaren daha sık yapılmaya başladığından, bireylerin önündeki ömür konusunda doğru bir değerlendirme yapmak da mümkün değildir. Elimizdeki veriler daha çok diğer organ nakillerinin uzun dönemli sonuçlarından devşirmedir.  Ancak, şunu diyebiliriz: medyada yazıldığının aksine uzuv nakli yapılan bireylerin askere gitmeleri mümkün değildir. Nakledilen kol ve bacakların işlevlerinin ne olacağı tam olarak öngörülemez.

Dünyada topu topu bir kaç düzine yapılmış bir ameliyat için genellemeler yapmak oldukça risklidir. Nakledilen uzuvlara her vücudun vereceği yanıtlar farklı olabilir.  Süreç sadece mikrocerrahi ile uzuvların damar, sinir ve diğer dokularının (bu nedenle kompozit deniyor) gövdeye tutturulmasından ibaret değildir. Erken evrede, o uzuv veya uzuvların dolaşımının ve atıklarının gövdedeki organlar üzerinde oluşturacağı yükün nasıl kaldırılabileceği önemli bir sorundur.  İleri evrede ise uzvun işlev görür hale gelmesi felçli bir uzvun yeniden işlevlerini geri kazanması gibi zahmetli olacaktır.  Tabii bu arada-başkasının olan-uzuvların reddi olasılığı da sürekli bir risk olarak bulunmaya devam edecektir. Bilim adamları kimerik (bir bireyde iki farklı genetik yapıda hücrenin bulunması, melez) olan bu yeni organizmanın bağışıklık sistemini de kimerik hale getirerek bu sorunu aşmaya çalışmaktadır.

Bir ameliyatın dünyada ilk kez ülkemizde gerçekleştirilmesi ilk anda gurur verici olabilir ama hemen bize niye ilk bizde sorusunu da akla getirmeli idi. Öyle ya, bir kol veya bir bacağı nakletme işinin dördünü birden nakletmeden farkı sadece niceliksel olmamalı idi. Asıl fark yukarıda sayılan risklerin artması demekti aslında. İlkleri yapan cerrahlara ve ilkleri kabul eden bireylere insanlık hep borçlu kalmıştır tarihte…  İlklerin aldığı riskleri merak edenler, nakil olan kardeşlerimizin imzaladığı onam formunun bir örneğini aşağıda görebilirler. Elde edilen bilgiler sonraki uygulamalara ışık tutacak olursa ancak, deneyim olarak adlandırılırlar.

Nakil işlemlerinin heyecanı ile yapılan hatalara (uygulayıcıların, hastanelerin, medyanın, bizim) soğukkanlılıkla bakalım. Nakil bekleyenler ve olası bağışlayıcı aileleri de düşünelim.

İnsanlarımızın gösterdiği tepkilerin hepsi herkesin kendi algıladıklarına karşı bir duruştu. Unutmayalım ki herkes tepkilerini bilgileri ışığında göstermek durumunda değil. Son dönemde dile getirilen ortak akıl kavramı hoşuma gitmiyor.  Ben ortak sezgisinin toplumu daha doğru yöne götüreceğini düşünüyorum. Lütfen siz de bu ortaklıkta yer alın.

Maalesef ülkemiz bağımsız kurum fakiri. Bazen kime inanacağımızı bilemiyoruz. Devlet her zaman anne gibi davranmıyor. Örnek vereyim, yüz nakli konusunda İngiliz Kraliyet Cerrahları Birliği, 2003’den beri halka da açık tartışma toplantıları düzenleyerek bu işlemin kurallarını belirlemeye çalışıyor.  Tabii biz onlardan kopya çekiyoruz gerekince. Düşünen insanlarımızın aksiyon da almaları gerekiyor bazen.

Bu hengamede iki şey dikkatimi çekti:  Henüz yüz mimikleri olmadığından bir maske giymiş gibi olan kardeşimizin ne hissettiğini anlamak için gözlerine dikkatlice bakmış olmam. Nakil başarısız olunca bir gazetenin internet sitesinde solucanların üzerindeki deneylerin vücudun kopan kısmın yenilenmesine ışık tutabileği konusundaki haber…!

Hidrojen sülfürden niye mi bahsettim?  Yukarıda anlattıklarımın hepsi nakil konusunu (kokusunu) nahoş olmayan bir şekilde de göstermek içindi.

ONAM UZUV NAKLİ

 

2012

Doğru mantığa ciddi bir şekilde kulak vererek gayretle, sakince, başka hiç bir şeyin dikkatini dağıtmasına izin vermeden, kendi tanrısal yanını, sanki onu hemen geri verecekmişsin gibi saf halde tutarak önündeki işle uğraşırsan; hiç bir şey beklemeden, doğaya uygun olarak artık yaşamaktan hoşnut, söylediğin her sözde cesur gerçeği dile getirerek, bu amaca sadık kalırsan mutlu yaşarsın. Bunu engelleyebilecek hiç kimse de yoktur.

Meditations, Marcus Aurelius, 121-180

İletişim olanakları ile çevremiz genişledikçe kendimiz olmak zorlaştı, ve mutlu olmak belki de …

Yeni yılda kendimizi anlayalım bu sefer


Tac Mahal

Bir sevgi anıtı olan Tac Mahal ve onu yaptıran Şah Cihan’ın öyküsünden bahsetmek istiyorum. Babür İmparatorluğu (1526-1858)’nun 6. hükümdarı olan Şah Cihan, Babür Şah tarafından Timur’un, anne tarafından ise Cuci Han kanalı ile Cengiz Han’ın soyundandır. Bir isyanı nedeni ile ordularıyla Burhanpur’a giderken dokuz aylık hamile olan üçüncü eşi Mümtaz Mahal (sarayın sevgili süsü) de ona eşlik eder. Ancak, Mümtaz Mahal orada 14. çocuklarını doğururken 1631 yılında ölür.

Eşinin ölümüne çok üzülen Şah, ertesi yıl başkent Agra’da onun için beyaz mermerden bir mozole yaptırmaya karar verir. Mimar Sinan’ın talebeleri olan mimarlar ve bazı diğer sanatçılar eser için davet edilirler. “Sarayların tacı” anlamına gelen Tac Mahal, ancak 20 yıl sonra 1652′de tamamlanır. Dört bir yanında Yasin suresi yazılıdır.

Yakından Tac Mahal'in beyaz mermerleri

Altı yıl sonra Şah Cihan, Mümtaz Mahal’den olma üçüncü oğlu güçlü bir kişilik olan Avrangazab tarafından tahttan indirilir. Öldüğü 1666 yılına kadar 8 yıl boyunca Agra Kalesi’nde ev hapsinde tutulur.

Agra Kalesi'nin girişi

Günlerini orada küçük bir camdan Tac Mahal’i izleyerek geçirir. Ölümünün ardından Tac Mahal’e, hayatının aşkı Mümtaz Mahal’in yanına defnedilir.

Şah Cihan'ın penceresinden görünüm

2005 yılında Agra ve Tac Mahal’i gezme ve görme imkanını buldum.

Tac Mahal'de

Yukarıdaki öykü size de gerçeküstü geliyor mu?  14. hamileliğinin 9. ayında eşinin yanında sefere çıkan bir kraliçe!. 20 yıl boyunca eşinin mozolesini yaptırmaya çalışan bir kral!. Annesini bu kadar seven bir adamı tahttan indirip hapseden bir oğul!. Yine de babasını annesinin yanına defneden bir kral!.

Tac Mahal, hayatının anlamını kaybeden Şah Cihan için önce bir amaç, sonra bir pencere ve en sonunda da kendi kabri olmuş. Ama en önemlisi bu sayede ölümsüzleşmiş Şah; şimdi Avrangazab’ı kimse bilmiyor, tanımıyor.

Bir sevgi anıtı olmasının yanında orayı gezerken birden fark etmiştim eserin beni neden büyülediğini: arkası bomboştu Tac Mahal’in!. Çünkü Yamuna nehrinin kıyısında idi ve sanki gökyüzüne ait gibi duruyordu. Bu özelliği en iyi Agra Kalesi’nden görülüyor. Bir de tabii, tamamen simetrik olması. İlginçtir, simetriyi bozan sadece içeride kubbenin tam altında yer alan Mümtaz Mahal’inkinin yanına iliştirilen Şah Cihan’ın sandukası idi.

Tac Mahal'in arkasında Yamuna Nehri

Şah Cihan gibi olmaya gerek yok sevgimizi göstermek için bir Hint gülümsemesi yeter çoğu kez; önünde arkasında sağında solunda hiç bir şey olmadan, yalın ve koşulsuz.

Bizim batının dibinde bir köprü olmamız sadece batıdan doğuya değil doğudan batıya da bir şeyleri iletmemizi sağlamalı…

Tac Mahal'in bahçesinde ineklerle çim biçme


Hekimlik ve Hekimlik Türleri

Hekimler hastalıkları tedavi eder hastaları değil

Tıp biliminde, daha kolay irdelenmesi için, hastalıklar bir takım kriterlere göre sınıflanmaktadır.  Hekimler sizi ve sağlık durumunuzu (belki de benzersiz olan) tam olarak tanımlamak yerine tıp bilgisi içinde sizin durumunuza en yakın şablonu (HASTALIK) bulmaya çalışırlar. Bu nedenle hekimler aslında sizinle değil hastalığınızla ilgilenir, sizi pek dinlemezler. Sonra da o buldukları “hastalığı” tedavi ederler. Buna hastalık odaklı tıp denilebilir.

Her bireyin hastalığı özgündür, hastalıklar her  bir bireyde aynı şekilde seyretmez

Hastalıkların seyri her bir bireyde aynı şekilde değildir.  Çünkü çoğu hastalık aslında tek bir nedenden kaynaklanmaz.  Bir çok faktörün etkili olduğu hastalıklarda bu faktörlerin değişik oranlardaki birliktelikleri o bireydeki hastalığın özelliklerini belirler. Hekimlerin hastalığın kitabi özellikleri yanında bireydeki mevcut hastalığın özelliklerini de dikkate alarak tedavi planlamasına hasta odaklı tıp denilebilir.

İki hastalık birbirinin toplamı değildir artık başka bir hastalıktır

Pratikte bireyde var olan birden fazla hastalığın birbiri ile ilişkisi yok kabul edilir. Oysa, kronik seyirli hastalıklardan şeker hastalığı (DİABETES MELLİTUS), tansiyon yüksekliği (HİPERTANSİYON), kalp hastalığı veya astım gibi bir hastalık bulunması bireyde saptanan diğer hastalıkların seyrini değiştirebilir.  Örneğin romatoid artrit ve şeker hastalığı bulunan bir bireyin hastalığı artık ne romatoid artrit nede şeker hastalığıdır.  Her ikisinin de birbirinden etkilendiği yeni bir hastalıktır.

Birden çok hastalığınız size ayrıcalık değil belirsizlik getirir

Günümüzde birbirinden farklı hastalıkları bulunan bireylerde hastalıkların tedavileri birbiri ile çelişse bile her branş bireye kendi açısından bakmaya devam etmektedir. Dahası birden çok hastalığınız varsa mevcut yakınmalarınız için hekimlerden şöyle bir açıklama da duyabilirsiniz: – BİZİMLE İLGİLİ DEĞİL. Sizin -ESAS-kimin hastası olduğunuz konusunda hekimler anlaşamadığında ortada kalabilirsiniz.  Sizin her bir branş nezdindeki “ağırlığınız” herhangi bir hasta kadardır. Hasta-hekim ilişkisi gerçek bir birey-birey ilişkisi olamadığında hekimler çoğu kez diğer problemlerinizle ilgili yol gösterme sorumluluğunu bile almak istemezler.

Herşey dahil tıp

Günümüzde SGK’nın her derecedeki hekime hasta başına tetkikleri dahil aynı sabit ücreti ödediği sistem aslında herşey dahil konaklama gibidir. Hekimlerin daha az zamanda daha çok hasta görerek–tedavi ederek değil- daha fazla performans aldıkları bu hekimlik anlayışına kitle hekimliği  denilebilir.  Kitle hekimliği doğası gereği hasta odaklı bir hekimlik değildir. Kitle turizminde olduğu gibi, özel istekleri-ihtiyaçları- bulunmayan büyük kitleleri (sağlıklı bireyleri) mutlu edebilir.

Terzi Hekimlik

Her birey kendi başına özgündür. Kendine özgü genetik (belki de kişilik  yapısı) ile doğmakta ve yaşadığı biyo-psiko-sosyal çevresi ve edindiği alışkanlıklarla sağlıklılık  durumu şekillenmektedir. Dahası bireyin karakteri, duyguları ve yaşamdan beklentileri de özgündür. Bu bir hastalık durumundaki tepkilerini de belirlemektedir.

Bireyin alt yapısından taşıdığı riskleri, o döneme kadar ortaya çıkan hastalıkları ve çevresindeki dünya ile ilişkileri ne kadar iyi değerlendirilirse kendisine sağlığı ile ilgili o kadar doğru seçenekler sunulabilir. Buna birey odaklı tıp denilebilir.

“Haute couture, private” kişiye özel hekimlik

Kişiye özel hekimlik hasta odaklı hekimliğin de ötesinde bireyin hastalık veya sağlıklılıkla ilgili tüm konuların yönetilmesini kapsamaktadır. Kişiye özel hekimlikte hekim uzmanlık alanının dışına çıkan konularda da bireyin doğru yönlendirilmesini ve doğru seçimleri yapmasını sağlar. Burada hastalığınızdan değil sizden anlayan bir hekim söz konusudur.

Su

İsviçre’de ambalajlı olarak su almanıza gerek yoktur, çünkü ev ve sokaklardaki çeşmelerin suyu rahatlıkla içilebilir.  Zürih kentinin içme suyunun %70’i etrafında yerleşim alanları da bulunan Zürih gölünden sağlanmaktadır.

Bozdoğan su kemerini İstanbul’da Unkapanı’ndan Saraçhane’ye geçerken fark etmişsinizdir. Bizans (Doğu Roma) döneminde, şehrin su ihtiyacını karşılamak için kilometrelerce uzunluğunda su kemerleri yapılmıştır. Bir kenti kent, o kentte yaşayanı da kentli yapan özelliklerden birisi de şehir su şebekesinin temiz ve içilebilir olmasıdır.

Türkiye de ambalajlı (damacana) su miktarının 2011 yılında 9,8 milyar litreye ve toplam cirosunun 3,45 milyar TL’ye ulaşması beklenmektedir. Bu rakamlara bunun üçtebiri miktarındaki şişe suları dahil değildir.  Yaptığımız, şehirlerimizdeki şebeke suyunun (tap water) kalitesinin düşük olmasını kabullenmek ve bunu iyileştirmek için yatırım yapmak yerine kaynaklarımızı polikarbon damacanalarda su içmek için harcamak.

Polikarbon plastikten yapılma damacanaların içerdiği bisfenol A (BSA) maddesinin insan vücudunda çok farklı zararlı etkileri olduğu bilinmektedir. Esas zararlı tarafı hormonal etkileridir (östrojen benzeri). Nitekim bu maddeyi içeren biberonlar dünyada olduğu gibi ülkemizde de yasaklanmıştır. BSA’nın polikarbon damacanalardaki yoğunluğunun Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi tarafından denetlendiği söylenmektedir.

Bir suyun sert olma derecesi kalsiyum karbonatın o suda ne kadar çözüldüğüne bağlıdır. Sert suların içim lezzeti yumuşak sulara göre daha azdır, o nedenle daha az tercih edilirler. Sert sular sağlık açısından bir risk oluşturmazlar ama çamaşır makinalarında kireç oluşturabilirler. Tam tersi, sudaki yüksek kalsiyum düzeyi diğer bazı durumlar yanında osteoporozun (kemik erimesi) önlenmesinde de faydalı olabilir. Kemik erimesi olmasın diye bir yandan kalsiyum hapları içilirken diğer yandan lezzetli yumuşak damacana suyu tüketilmesi bize özgü güzel bir tezattır.

Her yenilik gelişme değildir. Evlerimizde modern krom armatürlerimiz var ama içme suyumuzu plastik şişelerden sağlıyoruz. Kentliliğimizle övünelim!.

 

Hekim muayenesi

Hekimler muayene sırasında neler yapıyor?

Uzun süredir yapılagelen ve artık günlük yaşantı içinde kanıksanmış uygulamalarda bazen-bu nereden çıkmıştı diye sormak-geldiğimiz noktayı doğru algılamamıza yardımcı olabilir.

Örneğin, hiç düşündünüz mü? İlk kez gittiğiniz bir hekimin karşısında derdinizi anlattığınız sırada hekim tam olarak neler yapıyor? Önündeki kağıda notlar alıyor, bilgisayar ekranına bakıyor veya anlattığımla ilgili-ilgisiz sorular soruyor, yada aklı başka yerde gibi dinliyor, dediğinizi duyar gibiyim.

Bunlar dışardan görünen davranışları, ama o sırada bir çözümleme sürecini yönetmektedir aslında..

“Belirtilerin karmaşıklığı ve belirsizliği içinden hastalığın ana unsurunu ve nedenini çıkarmak; hastalığın doğasını, biçimlerini, komplikasyonlarını tanımak; hastalığın bütün karakteristik özelliklerini ve farklarını ilk bakışta anlamak; hastalığa yabancı olan herşeyi çabuk ve hassas bir inceleme ile ayırmak; hastalığın seyri boyunca olabilecek faydalı veya zararlı gelişmeleri öngörmek; doğanın sağladığı elverişli anları çözümü elde etmede kullanmak; yaşam güçlerini ve organların çalışma düzeyini hesap etmek; ihtiyaca göre onların enerjilerini artırmak veya azaltmak; ne zaman harekete geçme ne zaman beklemeniz gerektiğini kesin olarak belirlemek; hepsinin de avantajları ve sakıncaları olduğu bir çok tedavi metodları arasında kendinden emin olarak karar vermek; etkileri en hızlı  başlayan, en kabul edilebilir ve başarısı en kesin olanı seçmek; deneyimlerden yararlanmak; fırsatlarınızı yakalamak; şanslarınızı ve risklerinizi hesaplamak; kendinizi hastalarınıza ve onların hastalıklarına hakim kılmak; acılarını dindirmek, endişelerini gidermek; ihtiyaçlarını önceden tahmin edip ona göre davranmak; kaprislerine katlanmak; kişiliklerinin en iyisini yapmak ve iradelerini, köleleri üzerinde hüküm süren bir zalim gibi değil, ama çocuklarının yazgısını gözeten şefkatli bir baba gibi yönetmek.”

Sizce günümüzde kaç hekim sizi muayene ederken bütün bunları uyguluyordur? Yada şöyle soralım, ülkemizde kaç hekime bunu yapabilecek eğitim ve bilgi altyapısı imkanı sağlanmıştır?

Paragrafı aldığım kitap, Michel Foucault’un The Birth of Clinic (1963) adlı eseri. Kitabın Türkçesi’de var, ama doğrusu ben tercümesini beğenmedim. Tercümesindeki özenin derecesini gösteren en iyi örnek daha ikinci sayfada yazarın adını Michael yazmaları!. Foucault bunu 1858 basımı bir kitaptan almış; o da, 1807 basımı C.-L. Dumas’ın Èloge de Henry Fouquet’e atıf yapmış.

Belki biliyorsunuzdur, ilk klinik hekimlik uygulamaları Fransa’da başlamıştır. Sağlık alanında şimdi lider gözüken ABD’den Fransa’ya gidip eğitim alan hekimler, çok eskiden değil, 20. Yüzyılın başında bile kendi ülkelerinde gözde hekim olarak kabul ediliyordu.

Günümüzde ülkemizde sağlık konusunda genel bir iyimserlik var.  Sağlık hizmetlerine daha ulaşılabilir olmak iyi. Ama sağlık hizmetlerine ulaşmayı  gerçek tıp veya hekimliğe ulaşmak olarak algılamamalı. Tıp, yalnızca hekimlik değildir; hekimlik tıp bilgisinin bir uygulamasıdır. Tıbbın veya hekimliğin bugüne dek kadar geçtiği her aşamada doğruya ulaştıran uzun tartışmalar ve çok sayıda bilimsel veri yer almaktadır. Doğruluğuna yargının karar verdiği yasa veya yönetmeliklerle ve sağlıklı bir tartışma olmadan “sağlıkta reform” diyerek hekimliğin dönüştürülmeye çalışılmasının bu tarihsel perspektif içinde bir yerinin olmayacağını düşünüyorum.

Her yenilik gelişme değildir. Geldiğimiz noktayı daha iyi değerlendirebilmek için kutup yıldızlarına ihtiyacımız var. Etrafımızdaki gecekondular beton bloklarla yer değiştirirken duyduğumuz gelişiyoruz coşkusu, aslında çok daha önce yapılmış güzel konakları düşününce hüzne dönüşüyor olmalı…

 

Leb

Kültürümüzde “anlamak” hep “anlatmak”tan daha önemli kabul edilmekte; anlayanlar da anlatanlara göre daha fazla ilgi görmektedir. “Leb demeden leblebiyi anlamak” diye bir deyişimizin olması tesadüf değildir.

Neyi nasıl bildiğini anlatmak nedense pek gerekmiyor bizim aramızda..

Halk hikayelerimizde gözlerimize bakarak dertlerimizi anlayan “derin insan” karakterleri hayli fazladır. Onlar derindir, çünkü onları anlamak zordur, yine de kimse anlamadığını pek itiraf etmez.  Açıklamaya gerek duymadan sadece yorum yapanlar aramızda “kerameti kendinden menkul” olarak bilinir. Efsunlu olanlar neyi nasıl yaptıklarını bir türlü açıklayamazlar ama kendilerine “el verildiği” iddiası yaygındır. Daha kapıdan girerken hastasına teşhis koyabilen,  ancak nasıl bildiğini pek açıkla(ya)mayan meslektaşlarımızın da  “sens clinique”lerinin ileri olduğu kabul görmektedir. Çoğunluk muayene olmak için hangi tür doktoru seçer dersiniz? Okumaya devam et

2011

Yanlışlıkla veya bazı gizli amaçlarla kimi tuhaf fikirler ileri sürüldüğünden bu yana …filozoflar, aşikar olanın gerçekliğini savunmaya veya yanlış bir şekilde hayal edilmiş şeylerin varlığını reddetmeye zorlandılar.

M Maimonides 1135-1204

 

Bize apaçık görünsede anlatabildiğimiz ölçüde bizim olur doğrular.

Yeni yılda birbirimize anlatıp birbirimizi anlayalım bu sefer …

2010

Erdem, eğer bazı kabahatlarle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse acımasız olur.

Amin Maalouf, Afrikalı Leo’dan 1986

 

Erdemlilik de inançlılık da birey(ler)e yaşamlarında yol göstermeli, onları teslim almamalı

Yeni yılda kendimize ve herkese hoşgörülü olalım, kabahat ve kuşkularımıza da sahip çıkalım bu sefer…

2009

Bir insana hatasını göstermek başka bir şeydir, doğrunun sahibi kılmak başka bir şey.

John Locke 1632 – 1704

 

Aslında ikincisi istediğimiz; hem hata göstermek teşvik etmiyor insanı.

Gelin, yeni yılda sadece doğruyu söylemeyelim, doğru olma yolunu da gösterelim.