LEB
Kültürümüzde “anlamak” hep “anlatmak”tan daha önemli kabul edilmekte; anlayanlar da anlatanlara göre daha fazla ilgi görmektedir. “Leb demeden leblebiyi anlamak” diye bir deyişimizin olması tesadüf değildir.

Neyi nasıl bildiğini anlatmak nedense pek gerekmiyor bizim aramızda... Halk hikayelerimizde gözlerimize bakarak dertlerimizi anlayan “derin insan” karakterleri hayli fazladır. Onlar derindir, çünkü onları anlamak zordur, yine de kimse anlamadığını pek itiraf etmez. Açıklamaya gerek duymadan sadece yorum yapanlar aramızda “kerameti kendinden menkul” olarak bilinir. Efsunlu olanlar neyi nasıl yaptıklarını bir türlü açıklayamazlar ama kendilerine “el verildiği” iddiası yaygındır. Daha kapıdan girerken hastasına teşhis koyabilen, ancak nasıl bildiğini pek açıkla(ya)mayan meslektaşlarımızın da “sens clinique”lerinin ileri olduğu kabul görmektedir. Çoğunluk muayene olmak için hangi tür doktoru seçer dersiniz?

Anlatmaya bu kadar uzak olmamıza rağmen uzaktan bakıldığında günlük yaşamda çenemizi fazla kullandığımızı söyleyebiliriz. Ama genelde yaptığımız konuşmaktır, anlatmak değil. Konuşuruz, ve anlaşılmasını bekleriz. Günlük yaşamda alındığımız bir davranışla karşı karşıya kaldığımızda bunu karşımızdakine söylemek yerine surat yapar onun kendiliğinden anlamasını umut ederiz. Oysa zaten farkında olsa yapmaz veya en azından özür dilerdi. Başka bir şekilde belli edilmesi en zor şey olan sevgimizi ise hiç anlatmayız. Çok konuşup az anlatma yanlış anlamaların en önemli nedenidir: -demiştin, –demedim diyaloglarını hatırlar mısınız?

Anlatmanın bu kadar eksik olduğu ortamda “itiraf” programlarının ve itiraf sitelerinin izlenme oranlarının yüksek olması bizi şaşırtmamalıdır. Bu alanlarda birilerinin anlatmasına daha çok önem veriyoruz. Kamu vicdanımız suçun ispat edilmesini değil kabul edilip anlatılmasını özendiriyor. Bazen de anlatımlarını sempatik buluyor ve onları “kader mahkumu” olarak kabul ediyoruz.

Okullarda iki taraf bulunur: anlatanlar ve kendilerine anlatılanlar. Bir başarısızlıkta başlar birbirini suçlamalar: -Anlatmıştım ya hatırlamıyor musunuz?
..bazen anlatıp anlatmadığından kendisi de şüpheye kapılır, bir tane olsun
-Evet anlatmıştınız.
..duyunca söyleyeni işaret ederek rahatlar:
-İşte çalışkan bir arkadaşınız!
Sonradan diğerleri de anlatıldığını hatırlarlar, dinlemişlerdi çünkü.... ama taraflardan en az biri anlamamıştı. Anlatmak anlaşılmanın tek şartı olmasa da iyi anlatmak anlaşılmayı çok kolaylaştırır. Anlatmak geliştirilmesi gereken bir yetenektir. Sınavda konusunu hiç anlatamayan bir öğrencinin aktüel bir başka konuyu çok iyi anlatmasını beklemek aşırı iyimserlik değil midir?

Anlama olmadan anlatma, anlatmayı bilmeden anlama olmaz. Okullu iken sevimsiz bulduğumuz kompozisyon derslerinin ne anlama geldiğini şimdi daha iyi görebiliyoruz. Kompozisyonu pek sevmezdik çünkü kendimizi ortaya koyan ipuçlarını da içerirdi. Başkalarını taklide dayanan bir başarı daha işimize gelirdi. Bilgiyi öğretildiği gibi ezberler, resmi gösterilene benzetir, ezgileri nakaratına uydururduk ve aslında kendimizden hiç ama hiç bahsetmezdik. Uzun okul yıllarından “benim” diyebileceğiniz ne kaldı aklınızda....?

Bilim tarihi sadece derin insanlarca yorumlanabilen fenomenlerin -emek verirse- herkesin anlayabileceği (açıklanabilir) doğal olaylara dönüşüm sürecidir. İyi bir bilim adamı vakıf olduğu (anladığı) bilgiyi basit olarak açıklayabilen (anlatabilen)dir. Gelişen toplumlarda, tersi gibi gözükse de, aydınların karmaşığı basitleştirme sorumluluğu vardır.

Bilim yeni bilgi üretmektir ama anladığımız ölçüde bizimdir her öğrendiğimiz. Üretimi ile ilgili olmasak da anlamakla bir bilginin nerede nasıl kullanacağını yani başka türlü nasıl anlatılabileceğini (açıklanabileceğini) de öğreniriz. Bu belki o bilgiye değil ama ondan türetileceklere ve türetenlere (bilimsel) bir katkı değil midir?

Sevgili arkadaşlarım bir şeyler yazar mısınız dedikleri akşam “Anlatamadım mı?” filmini izledim. Bol bol güldüm.! Ama iki gün öncesinde seyrettiğim “Konuş Onunla” bana daha çok şey anlatmıştı. Gece rüyamda küçüktüm, okuldan çıkışta bakkala uğradığımı ve bir paket leblebi tozu aldığımı gördüm. Bir heyecan ile hepsini ağzıma doldurdum. Parasını verirken Talat abi, başka bir şey ister misin gibi baktı, istedim çabaladım ama konuşamadım.
Ter içinde uyandım..


Ankara 2005




William James
İnsanın evrendeki durumu kedinin kitaplıktaki durumu gibidir, Görür ve duyar ama hiçbir şey anlayamaz.